Din Üzerine Düşünceler
Hayatın acılığı, büyük trajediler, insanın korkunç yalnızlığı, umutsuzluk, ölüm, elemle kaynaşmış belli belirsiz zevk parıltıları, büyük bir hızla gelip geçen gençlik ve sağlık... Kısaca insan için kozmik bir zavallılıktır bu dünya. Dini vizyonun önemi bu deni(aşağılık) dünyaya karşı bir vizyon sunup şiirsel bir anlam ve derinlik katmasında yatar.
Din üzerine herkesin konuştuğu ve bir tanım yaptığı bilinen bir şeydir. Tüm medeniyet tarihi göze alındığında dinin son derece karmaşık ve sayısız görünümü olan bir kurum olduğu ortaya çıkar. Ancak söz konusu tanımlamaların çoğu dinin sahip olması gereken nitelikleri içermez. Bu yüzden halihazırda yapılmış bir çok din tanımı elenmelidir.
Din, bir insanın iç ve dış dünyasında süren hayatının teorisi, pratiği ve sanatıdır. Buna göre din son merhalede insanın iç dünyası ve evren tasavvurunun mahiyeti ile ilgilidir. Bu durumda din, inançların ve inançların doğal sonuçları olan eylemlerin neticesinde, adanmış hayatın mükemmelliğini ortaya çıkarmayı amaçlar. Bu yüzden din hiç bir zaman insan hayatından çıkmaz.
Din bir insanın yalnızlığıdır. Sosyolojik yönüne rağmen din, bireysel olarak, yalnız bir şekilde hayatın sırrı ile yüz yüze gelmek ve kurtuluşu arayış çabasıdır.
Eğer yalnız değilsen, ıssız bir dağ başında veya büyük bir metropolun en işlek caddesinde yalnızlığı yaşamadıysan ya da hayatının hiç bir döneminde hiç bir zaman yalnız olmadıysan; bu hiç bir zaman dindar olmadığın anlamına gelir.
Peygamberler, büyük dini liderler yalnızlıklarında Yüce Gerçekliğin Üstünlüğünü sezgileri ile deneyimlemişlerdir. Mekke'li öksüz ve yetim Muhammed karanlık hira mağarasında ve Arap çöllerinde, İbrahim ateşlerin içinde, Eyüp ailesi ve arkadaşları ile sahralarda, İsa kırlarda, Yakub Beytel'e giderken, Yusuf zindanda.
Elbetteki bu tanımlamalar diğer insanlardan ayrılmayı ve münzevi bir şekilde yaşamayı önermemektedir. Zaten bireyin mutlak yalnızlığı da mümkün değildir.
Birey, çevreye bağlıdır ve ondan ayrılamaz. Çevrenin insanın hayatını
oluşturmadaki etkinliği son derece dikkat çekicidir.
Din, dünyanın yaşamaya liyakatidir, layık olmasıdır, yaraşırlığıdır, uygunluğudur. Din bir dünya ve evren bilincidir.
Büyük yalnızlık yaşayanlar, büyük insan topluluklarını etkilemeye başarmıştır. Peygamberler buna en güzel örnektir. Bir kimse gerçekten yalnız olmadıkça yani kendisine dönmedikçe dini tecrübenin en yüksek formuna sahip olamayacaktır.
Diğer taraftan din, değerler ile temelden alakalı bir kavramdır. Din adeta değerler ile kuşatılmış, sarmalanmıştır. Değerlerden arındırılmış bir din düşünülemez. Nihai noktada değerler bireyin kendi iç aleminde, diğer bireylerin arasında yani toplumda ve alemdeki her şeyle bir harmoni, uyum ve ahenk oluşturacak şekilde yaşamasını sağlar. Değerler, bireyin kendisiyle, toplumla ve evrenle olan ilişkilerindeki ahengin odak noktasıdır.
İnsanlık tarihi boyunca yalnızın dini ile topluluğun dini hep bir çatışma halinde olmuştur. Çeşitli ritüel ve duyguların paylaşımı ile meydana gelen sosyal faydalar, bir yönüyle bu ritüel ve duyguların varlığını açıklayan ve kanıtlayan ilkelerdir. Bir çok insan ritüeller, ortak duygu ve inançların beraberce desteklenmesi ile tatmin olup huzura kavuşur. Bu durum topluluğun dini için geçerlidir. Oysa yalnız için durum farklıdır. Yalnızın dininde rasyonalite, kuşatıcı sezgi ve eleştirel bir tutum vardır. Bu nedenle topluluğun dini yüzeysel, yalnızın dini derindir.
Dinin dört unsuru ve görünümü vardır. Bu unsurlardan ilki, dinin rasyonel yönüdür. Rasyonel din bireyselliği, yalnızlığı, değeri, akıl ve duygunun verimli karışımının aranmasını önerir. Dinin rasyonel yönü, en önemli yönüdür(aklı olmayanın dini yoktur). Dinin bu yönü evrenin bizatihi varlığını, evrendeki yasaları, düzeni, hayatı ve insan için var olan nihai evrensel ahlak ilkeleri dini bir temelde anlama girişimidir. Dinin rasyonel yönünün nihai seviyesinde birey, toplumun kendisini tutan bağlarından kurtulur, ahlaki ve ruhi tecrübelerinde kendi sezgilerine dayanarak, hayatın derinliklerine dalar. Bu, hem zihni hem de fiziki gelenekleri, yerleşik anlayış ve algıları kırar, paramparça eder. Bu durum bireyin hem iç dünyası hem de iç dünyasına dayanarak tasavvur ettiği evren anlayışını darmadağın eder ve yeniden, otantik bir şekilde kurar. İbrahim güneşin ve ayın ilahlığını reddedip çöllerde seyahat etti, Muhammed putları devirip vatanından hicret etti, Musa halkıyla Babil'e göçtü. Elbette ki bu seyahatler, onların hayatında aldatıcı unsurlar değildir.
Büyük dini önderler de insandı. Bu yüzden onlar da yaşadığı toplumların tesirlerinden tamamıyla kaçınılabilecek bir durumda değildirler. Onlar da insanlığın bir çok tecrübesinden etkilenmişlerdi. Ancak, son tahlilde büyük dini liderler veya gerçek bir dindar, geçmişteki büyük dini liderlerin veya gerçek dindarların davalarını, ilhamlarını, düşünce ve duygularını devam ettirmede “tek başına” ve yalnızdırlar.
Dinin diğer unsurları, rasyonel olmayan duygu, ritüel ve bilinmeyene olan inançtır. dinin sosyal, harici ve aşağı boyutlarını yansıtır. Bu dört unsur herhangi bir dinde çeşitli derecelerde görülebilir. Dinler, bu dört unsurun dereceli görünümlerini yansıtır. Dinin toplumsal yanının ritüel, duygu ve inanç evrelerinde ortaya çıkan düzenleyici etkisini de vardır.
Dinler tarihi incelendiğinde bu dört unsurun aynı oranda etki etmediği görülür. Dini fikirler, insan hayatından, başlangıçta diğer insan ilgilerinden ayrılarak, tedrici olarak çıkar. Bu unsurların ortaya çıkış düzeni, dini anlamın derecesinin derinliğinin düzenidir. Dinde ritüel ve ibadetlerin açık öneminin nedeni ise; belli organize edilmiş prosedürlerin insanlar arasında olduğu gibi hayvanlarda bile var olmasıdır. Buna göre duygulanımlar, ibadetlerle beslenir ve toplumun birbirine kenetlenmesini sağlar. Yani namaz Yaratan'dan başkasına eğilmeyi engellemiyorsa, oruç sosyal adaletsizliği, fakir, aç ve muhtaç insanları hatıra getirmiyorsa anlamını ve işlevini büyük oranda yitirmiş demektir.
Peki tecrübenin derinliği ne anlama gelir? Bu, insanlığın tarihi boyunca büyük dini şahsiyetlerin dayandığı normdur. Bu şahsiyetler, mevcut kültürün dogmalarına karşı çıkarak, metafizik ilkeler ortaya koymuşlardır. Bir çok tarihi veriye bakarak bunun kesinliğini anlayabiliriz. Büyük dini şahısların hayatlarıyla özdeşleşmiş dini tasavvurları, yaşadıkları deneyimler, Yüce Gerçeğin kalplerinde dile gelmesi yani vahiy; eşsiz birer tarihsel gerçeklik olarak, onların doğup büyüdükleri sınırlı coğrafyayı aşarak tüm dünyaya yayılmış, medeniyetlere ve insanlığın tarih boyunca sahip olduğu zihinsel sürekliliğin özüne, yani hikmete ve felsefeye en büyük katkıları sunmuşlardır.
Tarih boyunca din her zaman iki büyük kutba sahip olmuştur. Dinin birinci ve asli olan yönü temel metafizik ilkeleri, evrensel ahlak normlarını içermekle beraber tarihi aşar. Bu dinin özüdür. Dinin ikinci ve zamanda kayıtlı tarihsel yönü ise büyük din kurucularının "insan" olmasından ileri gelir ki; bir insan belirli bir zamanın, coğrafyanın, kültürün, tarihin, çevrenin insanıdır. Dinin tamamı geleceğe taşınamaz. Doğası gereği rasyonel bir temelde yeniden ifade edilecek olan dinin asli yönü, özü geleceğe taşınacak olan kısımdır. Bu özün, medeniyetin kuruluşunda tutarlı bir kozmoloji tasavvuru inşası ve ahlaki normların desteklenmesi gerekliliği yüzünden ayakta tutulması gerekir. Dinin ikinci yönü ise ancak bir ilham verici olarak işlev görebilir, işin aslı dinin tarihi asla dirilmeyecek olan cenazelerle de doludur.
Din aritmetik gibi değildir. Tabiatı gereği dogmalara sahiptir. Bu dogmalar ehil olmayan kişilerin elinde bir silah haline gelebilir. Tarih boyunca yaşanmış bir çok dini trajedinin kökeninde dogmaların istismarı vardır.
Matematiğin doğruluğu bir şekilde kanıtlanabilirken, dinin doğrulaması kendisindendir. Çünkü din, içimizi temizleyen inancın gücüdür. Bu nedenledir ki ilk dini erdem, samimiyettir. Eğer dindeki en temel erdem samimiyet ise bunu kişisel doğruluk olarak tasavvur edebilir. Ancak açıktır ki bu, dindeki doğrunun tek anlamı değildir. Din, bazen akide dediğimiz bir inanç doktirininde doğrulanır. Burada metafiziğe benzeyen teoloji dediğimiz genel doğrular sistemi vardır. Ancak şu kesindir ki dinde doğru; yalın, tecrübi, mantıki, çıkara dayalı değil, şahsi içtenlikle ilgilidir.
Oxford English Dictionary'de “doğrunun” ondört anlamı mevcuttur. Doğruluk, şahsın niteliğini ifade eder. İnançlılık, doğru inanç, sadakat, dürüstlük, samimiyet, içtenlik vb. Bu anlamlardan, inanca, güvene, dayanmaya ve bir akide formunda dini inanca geçiş yapabiliriz. Bu tanımlar, şahsın inandığı gerçekliğe olan samimiyetine, aldatmadan konuşma ve eylemesine işaret eder. Önemli olan dinde “doğrunun” bir çok anlamı olması değil, anlamlarının alanıdır. Zira onlar en öznelden en nesnele doğru akarlar. Dinde yanlış bir inanç formüle edilirse bunun sonuçları tecrübe dünyasında ortaya çıkar. Tarih bunun örnekleri ile doludur.
Din; gelip geçici şeylerin akışı içerisinde, onların arkasında ve ötesinde duran, var olan; gerçek olan ve henüz gerçekleşmemiş fakat gerçekleşmeyi bekleyen; uzak bir imkan olan ancak mevcut gerçeklerin en büyüğü olan; geçip giden her şeye anlam veren ancak anlama ve kavramayı aşan; mülkü, sahip olduğu, nihai iyilik olan ancak tüm erişmelerin ve kavrayışların ötesinde olan; nihai ideal, aşkın amaç ve çaresiz arayış olan Bilinmeyenin vizyonu, görüşüdür.
Din bu dünyanın genel kuramı, geniş kapsamlı özeti, yaygın mantalitesi, yüceltişi, coşkusu ahlakça onaylanması, görkemli bütünlüğü, avuntuyu sağlamaya ve haklı kılmaya yarayan evrensel temelidir. İnsanın özünün hayali gerçekleşmesidir.
*Bir dizi şeklinde planladığım ve ilk olarak "Medeniyet Üzerine Düşünceler" adı ile paylaştığım yazıların devamı niteliğindedir.
**Resim: Ayasofya, Trabzon

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder