14 Aralık 2014 Pazar

Molla Sadra'nın Düşünceleri Üzerine - Yunus Emre von Karabacak

Molla Sadra'nın Düşünceleri Üzerine

Öncelikle yazacaklarım benim Molla Sadra'nın yazılarından ne anladığım ile ilgilidir. Yani hatalı düşüncelerim olabilir. Beni uyarınız.

Molla Sadra; 1571-1636 yılları arasında İran'da yaşamış bir İslam Filozofudur. Kendisinden önce var olan İslam felsefesi ve tasavvufu ile ilgili bir çok farklı görüşü, ve antik Yunandan gelen felsefi mirası birleştirmeye çalışmıştır, bence bunda gerçekten incelemeye değer bir başarı da ortaya koymuştur.

Filozof hakkında çok az Türkçe kaynak olmakla beraber olanlar da başta Osmanlıca fetişinden muzdarip olmakla beraber, filozof kimin torunudur, kimin damadıdır, sakalı kır mıdır, kıçı kara mıdır gibi "son derece mühim bazı hususlar" üzerinde epeyce bir sayfa sayısı harcamaktadır.

Filozofun Magnum Opus'u olan ve görkemli bir isme sahip "Aşkın Bilgelik"(Hikmet-i Mutealiye) adlı 4 ciltlik Arapça yazılmış eseri malesef dilimize çevrilememiştir. Çünkü bizim kültürümüzde felsefe ve hikmetin tehlikeli olması ve bu işlerle uğraşan şaşkın adamların kafayı yiyerek dinden çıkması ihtimali nedeniyle, bir güvence olarak kafamızın basmadığı işlere hiç girmemişiz. Menkıbeler, hadis şerhleri ve detaylarda boğduran fıkıh eserleri ile ilgili çeviriler daha önemli olduğu için Arapça bilen "Ulema Takımı" mız onlara öncelik vermiş. Ne de olsa Türk İslam tarihinde "Hikmet" neredeyse hiç öncelikli ihtiyaç olarak görülmemiş. Neyse.

Öncelikle filozof bütün bilimleri dünyevi ve uhrevi olmak üzere iki ana guruba ayırır. Filozof için dünyevi bilimler genel olarak; dil bilimi ve edebiyat, uygulamalı bilimler ve teorik bilimler adı altında üç kısma ayırır. Uhrevi bilimler ise vahye dayalı ilahi kaynaklı bilgilerdir.

Filozof için varlık ve mahiyet( nitelik, vasıf, öz,) kavramları önem taşır. Buna göre varlık "asıl" olandır. Nitelik ve vasıflar ancak bir varlığa nispet edilerek bilinebilir. Bir şeyin niteliğinden bahsedebilmemiz için öncelikle o şeyin var olmasından bahsetmeniz gerekir. Var olmayan bir şeyin sıfatı olmaz. Kısaca filozof varoluşçudur. Bunun için filozof her türlü mahiyeti varlığa bağlar, aslolan varlıktır.

Varlık, tüm varlık düzlemlerinde aynı gerçekliğe sahiptir. Varlık, mertebeler ve yoğunlaşma derecelerine sahip tek bir hakikattir. Örneğin nasıl ki enerji, nükleer enerji, kimyasal enerji, kinetik enerji gibi farklı görünüm tarzlarında enerjinin farklı türlerini anlatıyorsa aynı şey varlık için de geçerlidir. İnsanın varlığı, ağacın varlığı, denizin varlığı, evrenin varlığı vb. tek bir Varlığın yüklemleridir. Görünen dünyadaki her türlü varlık tek bir Varlığın sınırlı ifadeleridir. Bu "sınırlı ifadeler" zihin soyutlamaları olup doğanın sıfat ve niteliklerinin formlardır. Bu "form"lar "nihai" varlıkta birer "ide" haline gelirler.

Nitelik ve vasfın yani mahiyetin, varlıktan bağımsız bir gerçekliğe sahip olamayacağını ifade etmiştik. Bunlar sadece zihnin soyutladığı varlık arazlarıdır yani ilenekleridir. Mahiyet, varlığa iliştirilmiştir. Ondan ayrı düşünülemez. Zihin ise bu soyutlamalar ile varlığı idrak eder. 3 uzay boyutu, zaman vb. bunun gibi soyutlamalardır. Böylece filozof uzay ve zamanın varlığını reddetmese de onları sadece zihinsel birer soyutlama olarak ifade edip izafi sayar.

Mutlak Varlık, Saf Varlık, Nihai Varlık ya da Tanrı ise , her türlü sınırlılığın ve her türlü form ya da mahiyetin, her türlü cevher ve arazın ötesinde olan Varlıktır. Mutlak Varlık, çeşitli görünüş, görünüm ve tecelliler ile her türlü varlığa şekil verir. Buna göre Mutlak Varlık görünmez, görünemez ancak her varlıkta vardır. Mutlak varlıktan gelen her türlü yaratılmış varlık zihni soyutlamalar ile anlaşılabilir. Bu soyutlama biçimleri(uzamsal ya da zamansal algılama vb.) doğuştan her türlü bilinçli varlıkta mevcuttur.

Filozof dünyadaki gelişim, değişim ve akışı da dikkate alır. Bu değişim, gelişim ve hareketin sadece varlığın ileneklerinde değil değil bizatihi kendisinde meydana getirdiğini öne sürer. Çünkü bir varlıktaki değişim onun cevherindeki(bizatihi kendindeki) değişimle mümkündür. Çünkü her türlü ilenekteki(arazi) değişim, onunla ilgili olan cevhere doğrudan bağlıdır. Buna göre bütün maddi alem hareket ve değişim halindedir. Ultramikroskobik boyutlardaki titreşen string ve membranlardan dev spiral galaksilere kadar her şeyin aslı hareket ve değişimdir. İşte böylece varlığın aslı "Tözsel hareket" ya da bilinen ifade ile "Hareket'i cevheri" dir. Burada bir statik tözün tanımlanıp onun hareket ettiği anlaşılmasın. Hareket "tözsel bir karakterde" tüm evreni oluşturur. Zaman, uzay vb. kavramlar bu hareketten türeyen ilenekler olup varlıkları harekete bağlı olan zihinsel soyutlamalardan ibarettir. Evrenin aslı salt hareket ile açıklandıktan sonra "Müteharrik(hareket ettiren)-Hareket" ilişkisinin zorunluluğu gereğince Mutlak Varlık olan Tanrıya ulaşılır. Yani Tanrı, potansiyel olanı bilfiil hale getiren metafizik bir somutlaşma ve gerçekleştirme İlkesidir. Bu düşüncenin doğal bir sonucu olarak Tanrının her an evrene doğrudan müdahalesi kaçınılmaz olarak ortaya çıkar.

Zamanın bir "dışsal" bir varlığa sahip olmaması nedeniyle" yani mutlak bir varlık olma durumundan çıktıktan sonra evrenin kıdemi ile ilgili bir soru sormakta anlamsı hale gelir. Bunun yanında hareketin her bir anı için yaratılış ve "başlangıç" söz konusudur. Hareketin sürekliliği ise sonsuzdur.

Bütün varoluş, Mutlak Varlık'ın tecellisi olduğu için bilen ile bilinen temelde aynıdır. Mutlak Varlık bir ayna gibi varlığın formlarını ya da zatlarını kendinde yansıtır. Bu açıdan tüm yaratıkların formları ve zatları Mutlak Varlıkta yansıdığı için O, alemdeki her zerrenin bilgisine sahiptir. Çünkü bilgi, ortaya çıkma, görünme, belirme, baş gösterme, meydana çıkma ile ilgili bir kavramdır. Böyle bir bilgi ikiye ayrılabilir. A posteriori(edinilmiş, sonradan gelen) ve A priori(verilmiş, doğuştan gelen).

A posteriori bilgi, insan ruhunun kendisi dışındaki nesnelere ait bilgisidir. Bu, nesnelerin formlarının ruh üstündeki yansıması olmayıp ruh bilgi edinmede pasif bir konumda değildir. Fakat, insan tüm varlık tabakalarından oluşan bir mikro kosmos olması sebebiyle, onun eşya hakkındaki bilgisi, kendi varlığının aynasında bu formları temaşasından ibarettir. Bu bilgi, formların nesnel varlığı ile ilgili olan Mutlak Varlığın bilgisinden ayrıdır. İnsanın bilgisi sadece formların zihinsel varlıkları ile ilgilidir.

Filozofun özelde insan ruhu, genelde "ruh" kavramı ile ilgili söylediği şeyler önemlidir. Ruh "tözsel hareket"in bir sonucudur. Buna göre "ruh" cansız maddeden insana doğru tabaka tabaka, kademe kademe gelişerek yükselen bir şeydir. İnsanda ise ruh, "bir varlık olarak insan bedeni"nin bir ürünüdür. Bununla beraber insan ruhu ile beden arasındaki ilişki materyalistik bir tarzda değildir filozofun düşüncelerinde. Ona göre ruh beden içerisinde gelişir ancak bu ilişki "ortam" ve "yeti" ilişkisi gibidir. Yani ruh "yeti"si beden ortamında gelişir. Örnek verecek olursak ruh bir buğday gibidir. Beden tarlasında oluşur, bedenin ürünüdür ancak onunla ilişkisi sadece olgunlaştığında sona erer, artık ona muhtaç değildir. Ayrıca ruh doğumdan sonra oluşan bir şeydir. Filozofa göre her ruh beden tarlasına ekilen bir tohum gibidir. Beden ruhtan öncedir ve ruh kademe kademe gelişir ve nihai noktada bedenden ayrı var olabilecek soyut bir varlık haline gelir. Kısaca toparlarsak ruh denilen kavram esasen "tözsel hareket"in cansız maddeden başlayıp insana kadar gelen deveranı ve sürecinin "bir sonraki adım"ıdır. Yeni doğmuş bir insan hayvandır, ancak ruhun potansiyelini taşır. Şu an üst katta gürültü yapanlar gibi ülkemizde yetişkin hayvan da çok ama bu ayrı bir konu.

Filozofun ölümden sonraki hayat düşünceleri de ruh üzerine olan düşüncelerinden yola çıkılarak şekillenir. Bir kere bedenden oluşup ondan bağımsız olarak varlığını sürdürebilecek hale gelmiş olan ruh için ölüm diye bir şey söz konusu değildir. Buna göre ölümden sonra ruh dünyada iken ne yapmışsa, neyle uğraşmışsa onu kendi içinde tekrar meydana getirip duruma göre azap ya da ödül tecrübe etme konumuna erişir.

Yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım filozofun fikirlerinin her biri istidlali yöntemle türetilmiştir. Yani filozof her bir iddiasını bir delil öne sürerek temellendirmeye çalışır. Bu Onun bir varoluşçu olarak argümantasyon kullanması demektir ki düşünce tarihinde rasyonel/analitik varoluşçu(eğer bu ifaden bir anlamı varsa) olan nadir düşünürlerden birisi olduğunu gösterir. Benim bildiğim kadarıyla argümantasyon kullanan tek varoluşçu filozoftur. Başka varsa beni uyarın.

Filozofun sistemi güçlü ve cesur bir senteze dayanmaktadır. Filozof "varlık" ve "hareket" kavramlarından rasyonel bir şekilde türettiği fikirler ile "yer"den "gök''e veya "bu dünyadan'' "öbür dünyaya" doğru güçlü bir buluşturma işine girişiyor. "Madde"den başlıyor "idea" ulaşıyor. Batının "akl"ından yol alıp doğunun "ruh"una ulaşıyor. "Tabiata" istinat edip "aşkın" olana yol alıyor. Tüm bu düşünce süreci esnasında rasyonellikten ve argümantatif metoddan ödün vermiyor. Her bir iddasını temellendiriyor.

Filozofun fikirlerinin nihai noktasını bir "varoluşsal yolculuk" olarak değerlendirebiliriz. Varoluşsal bir yolculuğa çıkan İnsan, üç aşamada varoluşu tümüyle kavramak ister. Her bir aşama insanın varoluşsal serüveni için son derece temel bir öneme sahiptir.

1. Mutlak Varlığa yolculuk: Bu, varlığın asıl oluşunu esas alarak, varlıktan kalkarak, tümüyle akli fonksiyonları işleterek Tanrıya doğru giden bir yolculuktur. Fiziksel evren, aklın verilerine göre anlaşılır, sebep-sonuç ilişkileriyle kavranır, kozmosa "ne ise o şekilde" "rasyonel ve empirik" araçlarla nüfuz edilir. Yani temel doğa bilimi yapılır. Bundan sonrası ise Mutlak Varlıkta yolculuktur.

2- Mutlak Varlıkta yolculuk: Kavranan varlığın aslında tek bir hakikat olduğu fark edilir. Akıl ile makulün, bilen ile bilinenin aslında tek bir hakikatin tezahürü olduğu "keşfedilir." Akılla kavranan kozmos, aslında akılla kavranamayan hakikatin fiili aynasından başka bir şey değildir. Bundan sonrası ise Mutlak Varlık ile yolculuktur.

3- Mutlak Varlık ile yolculuk: Varlığın sürekli hareket halinde oluşundan, sürekli değişmesinden, ancak hakikatin hep baki kalmasından, aslında bizim fani olduğumuzu, baki olan hakikat ile bir yolculuğa çıktığımızı anlarız. Biz var olanlar, bu kozmik yolculuğun "şu andaki" oluşumunu yaşamaktayızdır. Demek ki Tanrı kendini yaşamakta, bizler de onunla birlikte yol almaktayız. Biz ve içinde yaşadığımız dünya tümüyle dönüşüp yok olacak, yerine "tözsel hareket" sonucu yeni yaratılışlarla yepyeni varlıklar gelecek, akıp giden zaman içinde ileride "Tanrı bizi hatırlayacaktır". Çünkü evren, sabit, "yaratılıp bitmiş", blok bir evren değil, sürekli genişleyen, "yaratılmakta olan'' dinamik bir oluşumdur. Ahiret dediğimiz şey, Tanrı'nın yeni bir nefesi, yeni bir ekoloji, yeni bir zaman ve yeni bir yaratılış sürecidir. Fiziki olarak varoluş sahnesinden çekildikten sonra mahiyet olarak (öz, suret, idea) ila­hi/ezeli zihinde yaşamaya devam edeceğiz. Bu "tözsel hareket" fikrinin doğal bir sonucudur. Şu halde insanoğlu bu evrende Tanrı ile yaratıcılığa dayalı dinamik bir yolculuk halindedir.

Son olarak eklemek istediğim bir şey var. Molla Sadra'nın görüşleri Alfred North Whitehead ile oldukça paraleldir. Zaten ilgimi en başta bu yüzden çekmişti. Ancak Whitehead "ben böyle diyorum, böyledir" tarzında spakülatif bir felsefi üsluba sahiptir ve analitik ekolden gelir. Oysa Molla Sadra varoluşçu olmasına rağmen "bundan dolayı, şuna göre böyledir" der. Yani delillendirir. Bu Molla Sadra'nın artı bir yönü olarak değerlendirilebilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder