MEDENİYET ÜZERİNE DÜŞÜNCELER*
Medeniyet anlayışımızın tutarlılığı ile ilgili ortaya koyacağımız her türlü düşünce; felsefi, bilimsel ve dini anlayışlarımızın dayandığı "arkaplan" ya da "düşünce fonumuz" olan metafizik algımız ile bağlantılı olmalıdır.
Metafizik anlayışımız; tarih boyunca ortaya çıkmış olan rasyonalizm, deneycilik ve idealizm gibi farklı düşünce akımlarının meşru taleplerini karşılayabilmelidir. Görünen dünyadaki her türlü karmaşıklık ve karışıklığı içeren süreci, dinamizmi ve nihai fiziksel öz olarak "hareket"i dikkate alarak söz konusu farklı düşünce ekollerinin talepleri karşılanabilir. Süreç, dinamizm ya da nihai fiziksel öz olarak "hareket"; doğasında yaratıcılığı içkin olarak barındırır. Her türlü gerçek varlığın nihai tabiatı, dinamizm ve ona içkin olan yaratıcılıktan meydana gelir.
Doğada var olmak, süreç içerisinde var olmak demektir. Bir ilke olarak doğada var olan her türlü gerçek şey hareket halindedir ve değişir. Ancak sürecin ve değişimin soyut, zihinsel ve ezeli formları ve ilkeleri vardır.
Ortaya koyacağımız medeniyet anlayışı, bireyselliğin ve özgürlüğün önemini, yaratıcı sürecin, hareketin ve değişimin asıl oluşunu, güç ve "dikta"dan ziyade ikna ediciliği, hoşgörüyü temel almalıdır. Çünkü gerçek dünyanın işleyişi bu ilkelerden oluşmaktadır.
İnsan ırkının tarihte meydana getirdiği medeniyetler, bundan öte "medeniyet" kavramı oldukça şaşırtıcıdır. Medeniyet ideal bir hayatı önerir. Bu şekliyle medeniyet hayatın "idea"sıdır. Medeniyet kavramı hem kişilerle hem de toplumun bütünüyle ilgilidir. Bir ilke olarak medenileşme çabası hem bireyin hayatı hem de toplumun ilerlemesi için genel bir kavramdır. Medeniyet kavramı hem bireyin hayatının hem de toplumun işleyişinin desteklenmesi, düzenlenmesi, güçlenmesi ve yaratıcı gelişmeler meydana getirebilmesi için genel bir fikir olarak ortaya çıkmaktadır.
Cansız maddeden, bitkilerden ve hayvanlardan insan ırkına doğru yükselen hayat ağacındaki asıl unsur hareket ve değişim olduğundan, insan topluluklarındaki hayat anlayışı da kabile, ulus, imparatorluk gibi yaşam ve yönetim formları içerisinde binlerce yıldan beri sürekli değişmektedir. Buna göre medeniyetin, tarihi süreç ilerisinde gelişen, değişen insanı ve toplumları daha üst düzey, daha gelişmiş bir hayata kavuşturması umulabilir. Ancak bunun her zaman böyle olmadığını da belirtmek gerekir.
İnsan, ancak özgürlükle gerçek anlamda bir hayat sahibi olabilir, bunun yanında bu özgürlük onun hayatını mahvedebilir de. Özgürlük her türlü olumlu amacın gerçekleştirilmesi olarak düşünülebilir. İlerleme; ancak özgürlüğün olumlu amacın gerçekleştirilmesinde kullanıldığı zaman meydana gelir. Diğer türlü özgürlük sadece bireyin ve toplumun hayatının düzenini bozmaya neden olur. Hayatı düzensiz bir birey ve toplumda ülke aşkına, ortak dil ve edebiyata fanatik bir şekilde bağlılık yükselir. Bu fanatiklikler sağlam bir medeniyet anlayışının getirileri değildir, aksine bozuk ve hastalıklı bir anlayışın geçici avuntularıdır. Doğru bir medeniyet anlayışı hem düzenin hem de özgürlüklerin dengeli bir sağlayıcısı olabilir.
Medeniyetin hüküm sürdüğü toplumlar; maddi ihtiyaçların karşılanması ve sosyal işbirliği olmak üzere iki türlü zorunluluk içerir. Bu işbirliği, toplumdaki her bir üyenin kısmen uygun bir şekilde iknası kısmen de kişide doğal olarak gelişmiş, içgüdüsel "itki"ler ile sağlanabilir. Bu itkiler geliştirilebilir olmakla beraber, vicdani, tarihi, çevresel, biyolojik, geleneksel vb. bir çok formda olabilir. Uygun ikna alanlarının gelişimi ile beraber ortam; daha yüksek zihinsel ve ince duygular açısından toplumu ve bireyi besler. Bu şekilde olan uygun iknanın doğal bir sonucu olarak birey ve toplum evrilir, değişir ve yükselir.
İnsanlığın bu günkü medeniyetini ve medeniyet anlayışını meydana getirmiş üç büyük "ata" vardır. Bunlardan birincisi olan manevi ata; Hz. Muhammed'e kadar gelen İbrani geleneğin peygamberleridir. İkincisi olan akli ata; Sokrates, Platon ve Aristo ile doruğuna ulaşan Antik Yunan aklıdır. Üçüncüsü ise kadim Çin ve Hint bilgeleridir. Bu "ata" lar toplumdaki ikna edici faktörleri ortaya koymuşlardır ancak insan ırkının toplu hayatındaki ikna edici faktörlerin aşamalı bir şekilde değişimi tamamen fikirlerin enerjisi aracılığı ile olmamıştır. Çünkü toplumun mevcut entelektüel eylem alışkanlığı ve algısı, zihni faaliyet seviyesi; sosyal hayatın ikna edici faktörlerini yavaşça geliştirir ve bu süreç doğal bir şekilde işler.
İkna edici faktörler hayatın içinden gelirler. Örneğin ticaret zorunlu olarak asli bir değer sahip değildir ve karşılıklı ikna yolu ile sürer. Tüm ticari değerler psikolojiktir ve arzu ile ölçümlenebilir. Bu arzu fiziksel zorunluluklara ya da estetik olgulara dayanabilir.
Bireyler ya da sosyal guruplar arasındaki ilişki ya güç ile ya da ikna ile tesis edilebilir. Bununla beraber medeniyetin, sosyal düzenin oluşturulması ikna edici faktörlerin sağlanması ile gerçekleştirilebilir. Güç ve dikta ancak medeniyeti çökertir. Çünkü medeniyeti devam ettiren ikna edici faktörlerin tesis ettiği erdemlerdir, zorbalık değil.
Medeniyetler birbirlerinden etkilenebilirler, etkilenmelidirler. Buna göre modern batı medeniyeti oluşturan unsurlar; Hz Muhammed'e kadar İbrani peygamberlerin oluşturdukları medeniyetler, Antik Yunan,Mısır, Çin ve Hint Medeniyetleri olarak ifade edilebilir. Bu medeniyetlerin tarihi anlaşılmadan modern batı medeniyetini anlamak imkansızdır.
Bazen bir medeniyetin ilerlemesi bütün halinde olmaz. Böyle bir medeniyette belirli alanlarda gelişme sağlanırken diğer alanlarda gerileme olabilir. Örneğin modern batı medeniyetinde bilimin ilerlemesine rağmen dinin, hikmetin ve bilgeliğin gerilemesi hatta rafa kaldırılması, teknolojinin, seri üretimin ilerlemesine rağmen sanatın ve bireysel emeğin gerilemesi ve değersizleşmesi, köleliğin kaldırılmasına rağmen ekonomik düzen gereği insan hayatının bir sermaye haline gelmesi ve tekdüzeleşmesi, iletişim imkanlarının artmasına rağmen insanların birbirine yabancılaşması ve yalnızlaşması bu gerçeği yansıtır.
İnsan ırkının tarihi tecrübesi ile sabittir ki güçlü bir medeniyetin ayakta kalması; bir alanda ilerleme sağlanırken diğer bir alanın gereksiz ilan edilmesi ile değil, tüm bu alanlardaki olguların yeniden gözden geçirilerek birbirleri ile uyumlu bir yorumunun yapılmasına bağlıdır. Bu nedenle modern dünyanın dinlere karşı seküler tavrı hatalıdır. Dini ilhamlar olmaksızın medeniyetlerin rehbersiz kalacağı ortadadır ve bunun tarihi örneği çoktur. Elbette ki din derken hurafeler ile dolu bir geleneği değil tutarlı bir Tanrı anlayışını ve bunun gündelik hayattaki doğru ve faydalı yansımalarını kastediyorum.
Modern anlayışın hastalıklı akıl yürütmesine göre din; geçmişte kalan, ilkel olan, mevcut hali ile geleceği geliştiremeyecek bir kurumdur. Bu anlayış düşüncelerin daimiliği ile; onun hayat içerisindeki bağlantıları ve devamlılığı ile temelden çelişir. Çünkü medeniyet içerisindeki düşüncelere hakim olan süreç ve dinamizmdir. Bu bir geçmişi gerektirir. Geçmişte olan geleceği içerir. Gelecek, geçmişte içkindir dolayısıyla geçmişin silinmeye çalışılması gelecek için var olan dayanak ve referansın da yıkılması anlamına gelir. Hayatın akışı içerisinde, mevcut yeniliklere göre, medeniyetin Tanrıyı ve dini hayatı yeniden değerlendirmesi gerekirken onu zayıflatmaya ve yok etmeye çalışması ancak kendi çöküşünü hazırlar. Çünkü din görev, saygı, yardımlaşma, emanetin ehline verilmesi, bilme, araştırma vb. daha bir çok kavramı yüceltir. Bunun gibi kavramlar olmaksızın bir medeniyetin gelişmesi ve yükselmesi mümkün değildir. Buna göre eğitimin asıl amaçlarından biri bireyi "dindarlaştırmaktır". Çünkü dindar olmayan birisi için medeniyeti meydana getiren en önemli kavramları besleyen ana damarlardan birisi kesilmiş demektir. Medeniyeti meydana getiren bu gibi kavramlar "bireyi aşan", aşkın amaçlardır. Bu amaçlar tüm büyük medeniyet kurucularının amaçlarını ifade eder.
Medeniyet, insan aklı ile çok yakından alakalıdır. İnsan aklının iki önemli ve temel işlevi vardır. Bunlardan birincisi olan pratik akıl fiili dünyada hayatı ve yaşama sanatını ilerletmek, insana ve topluma daha iyi yaşama olanakları sağlamaya çalışmaktır. İkincisi olan kuramsal akıl ise fiili dünyayı anlamaktır. Kuramsal aklın tarihi medeniyet tarihidir. Örneğin Antik Yunan Medeniyeti veya Endülüs İslam Medeniyeti içerisinde yapılmış felsefi ve bilimsel araştırmalar kuramsal akıl için dönüm noktalarıdır.
Medeniyetin ortaya çıkması hususunda; çeşitli teorik ya da pratik düşünceler,peygamberler, büyük fikir adamları, ekonomik şartlar veya kayıtsız doğa gibi bir çok faktör işlev görebilir. Buna göre medeniyet; bir takım düşünce ya da ilkeleri getiren ya da savunan peygamberlerin veya büyük fikir adamlarının, filozofların, söz konusu düşünce veya ilkeler çerçevesinde sürdürdüğü siyasi ve ekonomik eylemler ve doğal süreçlerin bu fikirler ile uyumlu hale getirilmesi(teknoloji) ile ortaya çıkar. Yani medeniyet; fikirler, fikir sahipleri, fikirlerin pratiğinden oluşur.
Çöküş, bozulma ve yozlaşmanın olduğu bir yerde medeniyet kavramından bahsedilemez. Bunun yanında gerçek bir medeniyet; her türlü yeni mükemmellikler arayışı ve yeniliğe açık olmak anlamında serüven kavramı ile yakından ilgilidir. Serüven; tüm insan aktivitesinde kendini gösteren yenilik, tazelik ve yaratıcılığa uyum sağlamaktır. Buna göre, bir şekilde özünden kopup sosyal bir otorite haline gelmiş dine, devlete ya da başka herhangi bir kuruma körü körüne bağlılık, kayıtsız şartsız itaat medeniyetin çöküşü anlamına gelir. Böyle toplumların medeni olduğundan bahsedilemez. Medeni bir toplumun geleneği birebir, sorgulamadan taklit etmemesi gerekir. Medeni bir toplum yeni meydan okumalarla yüzleşir ve kendini yeniden gözden geçirir ve gerektiğinde değişir. Medeniyetin yüksek kavramları tarihin hiç bir döneminde göz ardı edilmemiştir ve edilmez. Bu insanoğlunun medenileşmesinde zorunlu bir süreçtir. Medeniyetin imhasına çalışan tüm güçlerin en başında yüksek değerlere kör kalarak maddi güçleri yanlış kullanımı gelir. Her şeye rağmen medeniyet bu güne kadar gelebilmiştir. Ancak mevcut durumun ciddiyeti de ortadadır.
Medeni bir toplumda gönüllü katılımcılık esastır. Toplumu oluşturan bireyler arasında doğal bir farklılığın mevcut olması hatta bu farklılıkların bazılarının tehlikeli olması kaçınılmazdır. Burada esas olan söz konusu farklılıkların güç ve dikta ile giderilmemesi ve medeniyetin yüksek ideallerine ikna yolu ile bağlanılmaya çalışılmasıdır. Çünkü medeniyet insanların bireysel farklılıklarını hoşgörü ile karşılar ve esasen aklen iknaya dayanır. Elbette bu farklılıkların bir sınırı olması gerek; bu da tarihi tecrübeden gelen insan haklarıdır. Medeniyetin geleceği, toplumdaki tüm problemlere ahlaki bir çerçeveden bakmamız ile mümkündür. Birbirimizi anlamak için sempati ve ideallere ihtiyacımız olduğu ortadadır.
Her gerçek varlık nihai anlamda medeni olamaz. Ancak gerçekliğin mahiyeti içerisinde medeniyetin başarılma imkanı da vardır. Buna göre bir medeniyeti oluşturan temel kavramlar; görünüşle, algı ile ilgili bilginin, bizatihi gerçekliğe uygunluğu olarak Doğru, doğruyu içeren ve ondan daha geniş bir kavram olan Güzel, doğruyu ve güzeli ifade eden ve onları arayan, insanlığın duygusunu yükselten, aşkınlık hissi ve doğanın eğitimini veren Sanat, kişinin günlük yaşamında kendi bencil ilgilerini unutup daha yüksek amaçlara yönelmesi anlamında, sanatın üzerine yoğunlaşma ile kazanılan Barış ve statikliğin, tekdüzeliğin, katı muhafazakarlığın karşıtı olarak değişim ve gelişmeye, yenilik ve tazeliğe açıklık şeklinde Serüven(macera) olarak sıralanabilir.
* Bu yazıyı son günlerde ilgimi çok çeken Molla Sadra ve özellikle Alfred North Whitehead'ın çeşitli eserlerinde ortaya koyduğu varlık ve medeniyet fikirlerden esinlenerek hazırladım.
** Fotoğraf: Santa Harabeleri, Trabzon
